?? Foren-bersicht
Ozanlarýmýz,þairlerimiz.aþýklarýmýz
?? HACI BEKTAÞ VELÝ
Dieses Thema hat bisher 52 Aufrufe erhalten.
a
admin
Creator (God)
Dabei seit:
09.07.2026
09.07.2026
HACI BEKTAÞ VELÝ
Hacý Bektaþ Veli, 1256’da Alamut’un Moðolla tarafýndan yerle bir edilmesi sonucu Ismaililerle iliþkisini kesmiþ, ama batýni inancýn doruðunda; zamanýn kurtarýcý imamý olarak ortaya çýkýp, Alamut Imamlarýnýn temsil ettiði (Haft bab-ý Baba Seyyidina’ya göre Alamut Imamý Ali’yi temsil ediyor, bütün Ismaili inançlýlarýn her biri de Salman’nýn makamýnda bulunuyordu, yani birer Salman idiler.) Ali’nin donuna bürünmüþtür. Bunu pekçok Alevi-Bektaþi ozaný iþlemiþtir.
Hacý Bektaþ Veli’nin Türkistanlý Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldýðý doðru olmadýðý gibi mümkün de deðildir. Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi’nin halifesi Lokman Perende’den el aldýðýný söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya’da “Hacegan (Hocalar) Hanedaný”nýn kurucusu bilinen Yusuf Hemedani’nin (ö.1140) öðrencisidir. Onun öðrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaþýna kadar Malatya’da yaþamýþ, ö.1120) yol zinciriyle Nakþibendilik, Þeyh Zahid (ö.1296) aracýlýðýyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman Perende - el Harasami üzerinden Bektaþilik’in çýktýðý üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadýr Nakþibendi araþtýrmacýlarý. (Hasan Þuþud, “Hacegan Hanedaný-Les Maitres de Sagesse de l’Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatlarý”, Fransýzcaya Çev. Charles Antoni, Le Soufism, la voie de l’Unité, Paris-1980, s.47-80)
Hacý Bektaþ Veli’nin, Yesevilik çevresinde yetiþtiði doðru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere uyarak, istemeye istemeye Vilayetname verilerini kabul edip, bu soruya “evet” diyorduk. Zaten Ittihat Terakki’ci araþtýrmacýlardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacý Bektaþ’ýn Ahmet Yesevi’nin ölümünden yaklaþýk kýrk yýl sonra doðmasýna raðmen, onun tarafýndan Anadolu’yu “Türkleþtirmek” ve Türkçeyi yaymak için gönderildiðini ciddi ciddi(!) ileri sürdü, yazdý çizdi. Bile bile yanlýþ olanda ýsrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskýcý devlet anlayýþýnýn yansýmasýdýr. Kaldý ki, Hacý Bektaþ Veli’nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende aracýlýðýyla yetiþmiþ olmasý da onun Yeseviliði Anadolu’ya taþýyýp Bektaþiliðe dönüþtürdüðünü, ve de ayný çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adýna buraya gönderildiðini kesinlikle göstermez.
Yýllar önce bu anlayýþa Abdülbaki Gölpýnarlý haklý olarak þu yanýtý vermiþti:
Hacý Bektaþ’ýn, Mevlana’ya karþý Türk harsýný koruduðu, Mevlevilerdeki Farsçaya karþýlýk Bektaþilerde Türkçenin iþlendiði gibi götürü, yahut ýsmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduðu ve baþýnda Ahmet Yesevi’nin bulunduðu bir teþkilat tarafýndan bu maksatla Anadolu’ya gönderildiði gibi, kargalarý bile güldürecek hükümler verenler çýktý...” (Abdülbaki Gölpýnarlý, Mevlana Celaleddin, 4.Basým, Istanbul-1985, s.237)
Hacý Bektaþ’ýn soyunun Imam Musa Kazým’a (Ö.799) kadar çýkmasý, onun Türk-Türkmen olmasýna engel deðildir. Yedinci Imam Musa Kazým’ýn ölümüyle 11. kuþaktan Hacý Bektaþ’ýn doðumu arasýnda tam dörtyüz yýl var. Adý geçen Imam ve oðlu Imam Rýza Horasan bölgesinde yaþamýþ olup, kendileri ve çocuklarý yerli halkla evlilik iliþkileri kurmuþlardýr. Yalnýz onlar deðil 8.yüzyýlýn baþlarýndan beri Hasan ve Hüseyin soylular zaten Iran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan’a yayýlmýþ bulunuyorlardý. Özellikle Zeynelabidin oðlu Zeyd soylu, Imam Cafer’in oðlu Ismail ve onun oðlu Muhammed soylu Imamlar da yaþýyorlardý. Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar ve kültürleriyle iç içe karýþmýþlardý. Bir kaç kuþak sonra artýk onlarýn etnik Arap olduklarýný söylemek çok anlamsýzdýr. Hele Nakþibendi þeyhi Prof. Dr. Esat Çoþan’ýn, Makalat’ý Arapça yazmýþ olmasýný kastederek Hacý Bektaþ Veli için; “demek ki, Arap ýrkýndan ki, Arapça yazmayi uygun görmüþ” yargýsýný vermesi saçmalýðýn en büyüðüdür! Zaten Coþan, Ahmet Yesevi’nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani ile iliþkilerinden ötürü, Hacý Bektaþ’ý Yesevi tarikatýndan kabul edip, “Nakþilere amcazade” yapýyor, “akraba olarak” görüyor. (Bu kiþi Hünkar’ý Sünni göstermek için Makalat’ý tümüyle tahrif edip, iþine geldiði gibi yorumlayarak Üniversite kariyerini tamamlamýþ; onu kendi inanç ve kiþisel çýkarlarýnýn aracý yapmýþtýr.) Hacý Bektaþ Veli’ye - hatta ellerinde doðru þecereleri olan seyyidlere, dedelere - Ali soylu diye Arap gözüyle bakýlýrsa, tarih boyunca halklarýn ve kültürlerin kaynaþma sürecinde yaþamýþ olduðu gerçeðini yadsýmýþ olursunuz.
Hacý Bektaþ Yesevi yolu yolcusu mu, yoksa bir Batýni mi?
Hacý Bektaþ Veli, Yesevi yolunun yolcusu deðildir, olamaz. Tarihsel olarak Niþabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moðol saldýrýlarý gözönünde tutulacak olursa gerçeðin çok farklý olduðu görülecektir. Hacý Bektaþ 1200’ün ilk on yýlý içinde doðmuþ olduðuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öðrenmiþ ve ilk dinsel bilgilerini almýþ olmalýdýr. Lokman Perende, Ahmet Yesevi’nin halifesi olmuþ olsa bile, ondan çocuk yaþlarda ders alan Hacý Bektaþ’ýn Yeseviliði öðrenip, ona baðlanmasý olasý görülmüyor. Abdülbaki Gölpýnarlý bu konuda, “hasýlý bizce,” diyor, “Ahmet-i Yesevi nasýl þöhreti yüzünden Bektaþi geleneðine sokulmuþsa, Lokman da bu geleneðe sokulmuþ ve bu zata Hacý Bektaþ’a hocalýk ettirilmiþtir”. (Vilayetname, s.103) Elbette bu kiþiler sadece “þöhretleri” yüzünden deðil, Hacý Bektaþ’ýn “menkýbe”lerinin yazýya geçirildiði dönemin (1480’li yýllar) Osmanlý siyasetinin gereði olarak Vilayetname’ye sokulmuþtur. Gölpýnarlý’nýn asýl Mevlana Celaleddin (s.237) adlý yapýtýnda, Hacý Bektaþ Veli hakkýndaki aþaðýdaki saptamasý çok yerindedir:
Hacý Bektaþ, bütün manasýyla batýni inanýþlarýn mürevvici (yürüten, propagandasýný yapan) bir batýni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açýkça gösterdiði gibi en eski kaynaklarýn Bektaþilik hakkýnda verdikleri malumat da teyid eder.”
Bu kanýsýna fazla açýklýk getirmemesi ve nedenleri üzerinde doðru bilgi vermemesi düþündürücüdür. Abdülbaki Gölpýnarlý’nýn Hacý Bektaþ’ý, salt Mevlana ile karþýlaþtýrýlacak düzeyde olmadýðýný göstermek ve onu küçük düþürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeði ortaya atýp ardýnda durmamasýnýn, belirsiz býrakmasýnýn anlaþýlýr yaný olamaz. Ayrýca, bu saptamasýndan sonra Gölpýnarlý, Mevlana karþýsýnda Hacý Bektaþ’ý tanýmlarken, doðrularla yanlýþlarý bir arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya koyuyor:
“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduðunu bilemediðimiz, ancak ‘Makalat’ýna ve gene elimizde bulunan bir ‘Þathiyye’sine nazaran derin ve geniþ bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteþir (yaygýn,daðýnýk) terbiyeyle yetiþtiðini sandýðýmýz Hacý Bektaþ, bir halk isyanýnýn (Babai baþkaldýrýsý kastediliyor- I.K.) arda kalanlarý tarafýndan ulu tanýndý. Bilgisi, meþrep ve mezhebi bakýmýndan yalnýz medrese mensuplarý tarafýndan deðil, tarikatçýlar tarafýndan da kýnanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüþ ve tekkelerini, þehirleri bile dað baþlarýnda, ýssýz yerlerde kurmuþtur. Ortodoks Müslümanlýktan dýþarý gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakýftan da mahrum etmiþti.”(agy.s.239-40)
Abdülbaki Gölpýnarlý, Hacý Bektaþ’a bir batýni dai’si diyorsa - ki bu en doðru saptamadýr-, bunun arkasýnda durmalý ve açýklýða kavuþturmalýydý. Yani onun bir batýni olarak yetiþmesinin tarihsel ve nesnel koþullarýný açýk açýk göstermeliydi.
Hacý Bektaþ Veli ailesi ve Mogollarýn Niþabur’u zaptý
Nedense araþtýrmacýlar o yýllarda bölgenin tarihsel koþullarýný inceleme gereði bile duymadan, Vilayetname’de anlatýlan olaylarýn hepsini doðru kabul ediyorlar. Hacý Bektaþ ailesiyle birlikte, doðduðu kent olan Niþabur’dan en geç 1221’in Mart ayýnda ayrýlmak zorunda kalmýþtýr. Çünkü kent Nisan ayýnýn ikinci haftasýnda Moðol ordusu tarafýndan kuþatýldý. Hacý Bektaþ 11-14 yaþlarýndadýr. Belki de Vilayetname’de anlatýldýðý gibi, babasý “Ibrahim el-Sani, Tanrýnýn rahmetine vardý.” Ayrýca ayný paragrafta, “padiþahlýðý Hacý Bektaþ Veli’ye arzettiler, kabul etmedi. Padiþahlýðý, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladýndan Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.
Bu gerçek Niþabur padiþahlýðý deðil, gönül padiþahlýðýdýr. Aile bireyleri, Muhammed Ali soyundan olmasý dolayýsýyla kendilerine baðlý ehlibeyti ve Imamlarý sevenler için bir padiþah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacý Bektaþ’ýn henüz çocuk olmasý dolayýsýyla, babasýnýn yerine Seyyid Hasan seçilmiþtir. Bu kiþi kaynaklara göre Abdal Musa’nýn babasýdýr. Eðer Ibrahim el-Sani Niþabur’da ölmüþse, aile ve aileye baðlý olanlar Seyyid Hasan’ýn önderliðinde Niþabur’dan çýkýp yollara düþmüþtür.
Moðollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horasan’ý baþtanbaþa iþgal etmiþlerdi. Konar-göçer Oðuzlar, kentli kasabalý Türkmen topluluklarý, Doðu’ya deðil Batý Iran ve Irak’a doðru gidiyorlardý. Moðollarýn önünden kaçan çok sayýda Horasanlý göçmen Alamut’a baðlý Kuhistan bölgesindeki Nizari Ismaili kalelerine sýðýndý. Hacý Bektaþ aile çevresi ve yandaþlarý en geç 1221 yýlý içinde, Kuhistan’daki Ismaili kalelerinden birine sýðýnmýþlardý. Büyük olasýyla bu kale, Nizari valisinin oturduðu yerdi. Hacý Bektaþ burada önemli biriyle tanýþacaktý.
Bu ilk duraklarýnda ne kadar kaldýklarý üzerine yorumlarýmýza geçmeden önce Niþabur kenti ve kentin son Moðol iþgali hakkýnda kýsa bir bilgi geçelim: Ilk kez Sünni Selçuklu önderi Tuðrul 1038’de Niþabur’u alýp kendini orada sultan ilan etti. Nasýr Husrev, 1052 yýlýnda Horasan hücceti (Imamýn tanýðý) ve Fatými Ismaili baþ dai’si olarak karargahýný Belh’de kurdu; oradan Niþabur ve Horasan’ýn diðer kentlerine Ismaili propagandasýný yönetti. Onun baþarýlarý, Selçuklu yöneticilerinin desteðini alan Sünni ulemanýn düþmanlýðýný yükseltmiþ (Farhad Daftary, Ismailis, their history and doctrines, s.204,216) ve kuþkusuz heterodoks Islam inançlý Türkmenler ve Iranlýlar (Oniki Imamcýlar, yedi Imamcý Ismaililer) bu ortamda kendilerini gizlemek zorunda kalmýþlardý. Ancak Hasan Sabbah’ýn Alamut Nizari devletini kurmasýndan ölümüne kadar (1090-1124) ve ölümünden sonraki Alamut þeflerinin, Melikþah (1063-1092) ve oðullarýyla mücadeleleri boyunca Ismaili dai’leri Isfahan’da Belh ve Niþabur’da çok geniþ propagandaya giriþmiþler ve Onikimamcý Þiilerden kendilerine büyük katýlýmlar olmuþtu. Bunlar Sünni Selçuk oðullarýnýn baskýlarýndan ötürü akýn akýn Hasan Sabbah’ýn kalelerine (darül hicralara) gidip yerleþiyorlardý. Kentlerde kalanlar da gizli iliþkiler içerisindeydiler. Hacý Bektaþ Veli’nin babasýnýn ve dedesinin bu olaylarla iliþkileri olmadýklarý söylenemez. Ayrýca çocukluk dönemi hocasý Lokman Perende’nin bile bu ortam içinde Yesevici olduðu iddiasý bizce geçersizdir.
Niþabur 1142’de Selçuklu prensi Atsýz tarafýndan ele geçirilmiþ ve arkasýndan Sencer tüm Horasan’a yeniden egemen olmuþtu. Sonra 1174-1185 yýllarý arasýnda Toðan Þah Ebu Bekr’in egemenliði altýna girdi. 1187’de Melikþah bin Tekiþ ve 1193’de Kutbeddin Muhammed’i Niþabur’un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmþahlar, Karahitaylý ve Selçuklular arasýndaki çekiþmeler arasýnda birinden diðerine el deðiþtiriyordu. Son olarak;
“10 Nisan 1221, Cumartesi günü Moðollarýn eline geçen Niþabur þehrinin sonu (Merv’den) daha acýklý oldu. Halk, Kasým 1220’de þehir surundan atýlan bir ok ile vurulan Tokuçar’ýn ölümünden dolayý cezalandýrýldý. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin isteklerini kabul etmiyordu. Þehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk katledildi. Þehir tamamýyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sað kalanlarý da imha etmek için bir Mogol komutaný 400 Tacik ile harabeler arasýna býrakýldý.” (V.V. Barthold, Türkistan, s. 472, 558,560; dpnt.385)
Batýya doðru ilerleyen Cengiz Han 1221’e doðru Oksus’u geçip Buhara’yý almýþ. Genç oðlu Toluy’u Horasan’ý fethetmekle görevlendirmiþti. Doðu Iran’a yöneldikleri sýrada Cengiz Han 1223’te oðullarýyla görüþtü. 1225’te Mogolistan’a döndü ve 1227’de öldü. Onun ölümü ile bölge geçici olarak biraz nefes aldý. Zaten bölgede Moðollarla mücadele eden sadece Celaleddin Harezmþah idi.
Elbette, Hacý Bektaþ ailesi ve yandaþlarýnýn, yerle bir edilmiþ, tarla gibi sürülmüþ Niþabur’a bir daha geri gelmiþ olmalarý düþünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleþmiþ ve ergenlik çaðýna yeni girmiþ bulunan Hacý Bektaþ eðitimini nerede görmüþtü? Farid Daftary, Moðollarýn Horasaný istila ettikleri yýllar ve Horasan’ýn batý sýnýrýný oluþturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkýnda þu bilgileri veriyor:
“Alaaddin Muhammed III’ün (1221-1255) ilk yýllarýydý. Sünni ulema dahil (acaba Belh’den çýkmýþ olan Mevlana’nýn babasý Bahaaddin Veled de bunlar arasýnda mýydý? I.K.), Mogollarýn önünden kaçan çok sayýda Horasanlý göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari Ismaili kalelerine sýðýndýlar. Mogollar istilalarýnýn baþlangýcýndan itibaren, Alamut Nizari Ismaili devletinin, diðer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarýný deneyerek anlamýþlardý. Ayrýca Nizari Ismaili önderleriyle Moðollar arasýnda bir andlaþma yapýldýðý anlaþýlýyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221) Mogollarýn batýya hareketinin baþlangýcýnda, Talikan’da bulunan Cengiz Han’a barýþ istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiði biliniyor.”
“Kuhistan Nizari Ismailileri Mogol istilasýndan etkilenmedi. Güçlerini, geliþim ve özgür yönetimlerini (saltanatlarýný) sürdürdüler. Aralarýna katýlmýþ olan sýðýnmacýlarla herþeylerini paylaþtýlar. Doðrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Þihabeddin (Shihab-al Din) bu mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandý ki, bu Nizari bölgesinden Alamut’a þikayetler oldu; hazinenin kaynaklarý üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakýnýlýyordu. Alamut’tan onun yerine atanmýþ olan yeni muhtashim (Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Þemseddin) de mültecilerde eþit derecede saygý ve hayranlýk uyandýrdý. Bu olaylarý ve Kuhistan’daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrýntýlarýný, Minhac-i Sirac adýyla tanýnan, 1224-1226 arasýnda üç kez Kuhistan’ý ziyaret etmiþ bulunan Sünni kadý Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadýr. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptýðý Þihabeddin’i hem de Þemseddini’i tanýmýþ. Hatta Þemseddin ile Sistan adýna diplomatik görüþmeler yapmýþtý.”
Þemseddin’in Kuhistan’a geliþi Nizarilerle, Sistanlý komþularý arasýnda yeni çatýþmalarýn patladýðý dönem rastlar. Sistan Emiri Yamin al-Din Bahramþah, daha önce Hasan III ile iki kez çatýþmaya girmiþti. Moðollar Sistan’ý istila ettiyse de fazla kalmadan batýya doðru ilerlediler. Yeniden tehditler ve karýþýklýklar baþladý Sistan’da. Güçlü bir askeri kumandan olan Þemseddin Nizari güçlerin baþýna geçerek, Sistan Emiri Binaltýgin’i 1226 yýlýnda kesin bir yenilgiye uðrattý... Kuhistan’daki Nizari topluluðu bölgesel iþler ve olaylarda Alamut’tan baðýmsýz davranma siyaseti izliyordu; böylece diðer bölgelerle ticaret yollarý geliþtirdi, bu da ekonomisinin yükselmesine büyük yardýmcý oldu.” (F.Daftary, Ismailis, s.381,414; Juzjani, Tabaqat , vol 2, s.182-185 ve 186-188).
Hacý Bektaþ ve Þemseddin Muhammed Tebrizi
Yukarýda söylediðimiz gibi Hacý Bektaþ’ýn aile çevresi ve yandaþlarý en geç 1221 yýlý ortalarýnda, Kuhistan’daki Ismaili kalelerinden birine sýðýnmýþlardý. Büyük olasýlýkla bu kale, Nizari valisinin oturduðu yerdi. 1221-1223 yýllarý arasýnda tanýnmýþ bilgin ve Ismaili ozanlarýnýn övgü þiirleri yazýðý Þihabeddin, muhtashim (Kuhistan Ismaili valilerinin genel adý) idi. Bu Ismaili valisi, Ismaililiðin kurucusu, büyük Imamý Ismail’in kardeþi Musa Kazým soyundan gelmiþ olan Hacý Bektaþ ve ailesine saygýda kusur etmemiþ, özel bir deðer vermiþ olmalýdýrlar. Hacý Bektaþ’ýn, 1224’te Alamut tarafýndan Kuhistan yöneticisi olarak atanan genç Þemseddin Muhammed (el Tebrizi) ile kurduðu iliþki yaþamlarýnýn son dönemlerine kadar sürecektir.
Yaþamý tamamýyla aydýnlanmamýþ ve (batýni Ismaili) inancýnýn gerektirdiði sýrrý hâlâ koruyan Þemseddin Tebrizi’nin, Alamut Imamý Celaleddin Hasan III’ün (1210-!221) oðlu olduðu ve Imam Ismail soyundan geldiði üzerinde kaynak ve kayýtlar bulunmaktadýr.(1) A. Gölpýnarlý bu kaynaklardan birincisini göstermekle birlikte, Ismaililerin büyük düþmaný tarihçi Cuveyni’nin “Nev Müsülman Celaleddin Hasan’ýn Alaaddin Muhammed’den baþka oðlu yoktu” diye yazmýþ olmasýný geçerli görüyor, hiç bir kanýt göstermeden. (Aldülbaki Gölpýnarlý, agy, s.50)
Þems’in, 12.yüzyýlýn son on yýlýnýn baþlarýnda doðmuþ olmasý olasýdýr ve kendisi Þemseddin Muhammed ya da Þemseddin Hasan gibi babasýnýn adýyla çaðrýlmaktaydý. Baðdad halifesiyle anlaþma yaparak þeriatý benimsemiþ olduðu bilinen ve yeni Müslüman Celaleddin Hasan’ýn öldürülmesinin ardýndan 9 yaþýnda yerine geçirilen Alaaddin Muhammed ile ayný anadan olmadýklarý anlaþýlýyor. Hasan III’ün ölümünde (1221) parmaðý bulunan baþvezir ile Alaaddin Muhammed’in anasýnýn anlaþmasý sayesinde küçük kardeþ Alamut tahtýna oturtuluyor. Þemseddin Muhammed de böylece dýþlanmýþ olmalýdýr.
Ancak üç yýl sonra onun Kuhistan bölge valisi olarak atandýðýný görüyoruz. 1224-1226 yýllarý, göçmen sorunlarý ve yýllardýr süren Sistan savaþlarýnýn sonuçlandýrýlmasýnda gösterdiði baþarýlarla hem tanýnýyor, hem de Alamut yönetimi tarafýndan sýk sýk önemli görevlere atanýyor. 1227’den 1235’e kadar Kuhistan valisinin, Nasiruddin Tusi’nin koruyucusu, Nasuriddin Abdurrahman bin Mansur olduðunu görüyoruz. Bu yýllar Þemseddin’in Hindistan’da Multan, Pencap ve Gucerat bölgelerinde Ismaili davasýný yaydýðý yýllardýr. Buralarda daha sonra, Multan’da mezarý bulunan Þemseddin Sebzvari Multani (Ö.1356) ile Þemseddin Tebrizi’nin söylenceleri birbirine karýþmýþ. Halk arasýnda daha çok Þemseddin Tebrizi tanýnmaktadýr.
Öyle anlaþýlýyor ki, Þemseddin Tebrizi hakkýnda bildiklerimizi bir daha gözden geçirmemiz gerekecektir. Onun Kalenderi ve zaman zaman tacir kýlýðýnda dolaþýp kendini saklamasýný ve Makalat’ýnda “Ona niçin medreseye uðramadýðýný soranlara; ‘ben sözlerin görünüþteki ya da açýk görünen anlamlarý üzerinde tartýþmaya girmem. Kendi anlayýþýmla (batýni, iç anlamýyla) tartýþsam bana gülerler, kafir derler” demesini iyi anlamak gerekir.
Þemseddin üzerine geniþ incelemeyi baþka bir yazýya býrakarak, özetleyelim. 1242-43’lerde Diyar-ý Rum’da (Anadolu’da) Ismaili davasýnýn görevlisi þef dai olarak bulunan; ancak Mevlevi tarihçilerinin anlattýklarýyla tanýdýðýmýz ve bir yýl boyunca Konya’dan ayrýldýðýný, Mevlana’nýn aðlayarak onu aradýðýný bildiðimiz Þemseddin’in Alamut’a çaðrýldýðýný görüyoruz:
Alaeddin Muhammed III, Abbasi halifesi al-Mutasým (1242-1258) diðer birçok Islam liderleri tarafýndan ortak anlaþmayla düzenlenen bir elçilik heyetinin baþýna, eski Kuhistan valisi ve þef dailerden Þehabeddin ve Þemseddin Muhammed (Tebrizi) geçirilerek Moðol baþkentine (Talikan) gönderildi. Bu heyet 1246 yýlýnýn baþlarýna Mogol Imparatorluðunun baþýna geçen Göyük Han’ýn tahta geçme törenlerine katýlmýþtý. Moðol geneðine göre toplanan kurultaya 2000 kiþi bulunuyordu. Alamut önderi Alaeddin Muhammed III, bu heyetle Göyük Han’a babasý Celaleddin Hasan ile Mogollar arasýnda yapýlan anlaþmayý anýmsatan bir memorandum gönderdi. Ancak Nizari elçileri Han tarafýndan hakarete uðrayýp kovuldular. Memoranduma da aðýr sözlerle karþýlýk verildi. Han, bu olayýn hemen arkasýndan sözlerini uygulamaya koydu ve Elgidey’i (Elçigiday) Moðol ordularýnýn baþýna geçirerek Iran’a gönderdi. Hedef, Ismaililerin ve Baðdad halifelerinin idaresindeki topraklarýn zaptý idi. Göyük’ün Nizariler’e karþý düþmanca planlarý onun ölümünden (1248) sonra halefleri tarafýndan sürdürüldü. (F.Daftary, agy, s.418; V.V. Barthold, Hz. Hakký Dursun Yýldýz, Mogol Istilasýna kadar Türkistan, Ankara,1990,s.511-513)
Genç Hacý Bektaþ’ýn Þemseddin gibi birinin korumasý altýna girmiþ olmasýyla, batýni eðitimini bir devlet olarak örgütlenmiþ Nizari Ismaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almýþ olduðu bir gerçeklik olarak karþýmýza çýkýyor. Hacý Bektaþ’ýn durumu, 1227’de Kuhistan baþ dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ýn korumasýna girmiþ büyük Ismaili bilgini Nasýruddin Tusi’nin (1202-1274) iliþkisine benzer görülmektedir. Bu iliþki sayesinde, onun yaptýðý gibi, Alamut kitaplýðýndan ve dai öðretmenlerden yararlanarak eðitimini tamamlamýþtýr. Konuþmakta olduðu Türkçe ve Farsça’yý geliþtirdiði gibi Arapçayý da öðrenmiþtir. Üç dil ile dava’yý sözlü ve yazýlý yayacak dereceye yükselmiþti. Olasýdýr ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasýný da öðrenmiþti.
Hacý Bektaþ’ýn Makalat’ýnda bilim ve akýl-usun tanýmlarý, onsekiz bin alem; büyük evren (makro kosmos) ve küçük evren (mikro kosmos=Insan) iliþkisi, yani evrenin tüm özellikleriyle insanda varoluþu, (“Insan küçük bir alemdir; alemde olan herþey, hatta artuðu insanda vardýr”) insan-evren-tanrý birliði; gökte asýlý yetmiþ bin kandilin (yýldýzýn) her birinin birer dünya büyüklüðünde oluþu; kabe insan gönlüdür ve insandan ulusu olmadýðýndan Hac ibadetinin aþamalarýnýn insana hizmet olarak algýlanmasý-anlamlandýrýlmasý (Örneðin: “Ve hem yoldan taþ arýtmak, Kabede arafatta taþ atmaya benzer; sakinlikle yürümek, Arafata varmaktýr.”, Makalat, s.75) vb. inanç ve anlayýþ, eðitimini yaptýðý Ismaili yapýtlarýna dayanmaktadýr.
Hacý Bektaþ, Alamut kitaplýðýnda tüm dai’lerin okuduðu Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin Risalat el-alim ve’l Ghulam, Ihvan-ý Safa Risaleleri, Nasýr Husrev’inkileri (Sefername ve diðerleri), Hasan Sabbah’ýn Dört Faslý ve Sergüzeþt’ini; 1164’de Büyük Kýyameti ilan etmiþ Al-a Zikri Selam Hasan II’nin oðlu Alaaddin Muhammed II (1210-1221) zamanýnda Kuhistanlý Abu Ishak’ýn kaleme aldýðý, Ismaililiðin yeniden düzenlenip açýklýða kavuþturulmuþ ilke ve buyruklarýný içeren Haft bab-i Baba Sayyidina’yý; yola giriþ ilke ve törenleri, dereceleri açýklayan Tusi’nin Rawdat-ül Taslim vb. yapýtlarý okuyup yetiþmiþ bir Ismaili dai’siydi...
Ayrýca Ismaili ordusu saflarýnda (fedayin birlikleriyle) savaþlara da girmiþtir Hacý Bektaþ. Vilayetname’de, Ahmet Yesevi’nin onu sözde oðlu Kutbeddin Haydar’ý kurtarmak için gönderdiði Bedehþan savaþýna iliþkin keramet söylencesi, gerçekte Þemseddin Tebrizi’nin 1226 yýlýnda yönettiði ve zaferle sonuçlandýrdýðý, Sünni Sistanlýlarla yapýlan savaþtan baþkasý deðildir. Hacý Bektaþ bu savaþlara 17-18 yaþlarýnda bir delikanlýyken katýlmýþ olmalýdýr.
Babasýnýn amcasý oðlu Seyyid Hasan ailesi ve bazý yandaþlarýyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleþtiklerinde, belki anneleri de ölmüþ bulunan Hacý Bektaþ ve kardeþi birlikte Nizari Ismaili eðitim kamplarýnda eðitim ve öðretimlerini sürdürüyorlardý. Hacý Bektaþ, Ismaililer arasýnda 15 yýldan az kalmamýþtýr. 1230’lu yýllarda bir Ismaili dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çýkmýþtýr. Bu görevleri de, Alamut Imamý Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayýyla yüklenmiþtir. Dai’ler listesinin çýkartýlmasý ve görevlerin onaylanýp icazet verilmesi, Fatými Ismailileri zamanýnda gelenekselleþmiþ-resmileþmiþti. Alamut kitaplýk ve arþivlerinin 1256’da toptan yakýlýp yok edilmesi dolayýsýyla ele geçmemiþ olabilir.
Fatýmiler döneminden bir örneði, bizi yakýndan ilgilendirmesi dolayýsýyla vermekte yarar var: 995 yýlýnda, Rey kenti Mutazili (baþkadýsý) olan Abul Cabbar Hamdani (936-1025), “Tathbit Dala’ il Nubuwwat, s.180” kitabýnda Kahire’yi ziyaret eden dai’ler listesinde Abul Vefa al-Daylami adý geçmektedir. (1017 yýlýnda öldüðü bilinen, Mineyikli soyaðacýna göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan Abul Vefa da (I.Kaygusuz, Alevilik...Tarihi ve Ulularý I, Istanbul-1995, s.52-54), Fatými Ismaili dai’si olarak Irak’tan Azerbaycan’a Ismaili davasýný yayýyordu. Alamut dai listelerinde mutlaka adý vardý, ama olasýdýr ki babasýnýn adlarýndan biri olan Seyyid Muhammed diye çaðrýlýyordu. Dai, davet eden; Ismaili inancýný yayan demektir. Dailer daisi (Imamýn vekili, hüccet), Du’i l-Kebir (büyük dailer) ve Du’i (sýradan dailer, davetçiler) diye üç kýsma ayrýlýyordu. Hacý Bektaþ büyük dailer sýrasýnda yer almýþ olmalýdýr.
Batýni Ismaili Dai’si Hacý Bektaþ Veli
Hacý Bektaþ önce Hindistan’a gitmiþ olabilir. Bu dava gezisi, Þemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve Gucerat’ta Ismaililiði yaydýðý döneme rastlar. Onun Hindistan’ý gezmiþ olabileceði, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaþýlmaktadýr. Söylencede Hacý Bektaþ Veli, Güvenç Abdal’ý Delhi’deki kuyumcu müridinden 1000 altýn neziri (adaðý) almaya göndermiþtir.
Hacý Bektaþ’ýn Halep, Þam ve Necef’i dolaþtýðýný; Mekke ve Medine’ye gittiðini ve özellikle Imam Bakýr’ýn mezarýnýn baþýnda riyazata (benliði yoketme, nefis eðitimi alýþtýrmalarý, kendine çile çektirme) girdiðini, orada üç yýl hizmette bulunduðunu Vilayetname’den okuyoruz.
Bu sonuncusu çok önemlidir: 5.Imam Muhammed Bakýr ve oðlu Imam Cafer’in, Ismaililiðin kurucularý olarak tanýnan Abu’l Hattab ve Kaddah bin Maymun’a batýni tevil bilgisi öðrettiklerine inanýlýr. Bu iki kiþi, her iki Imamý kendi dönemlerinde Tanrýnýn yerdeki mazharý (görünümü, açýnýmý-epiphany) olarak görmüþtür. Imamlarýn görünüþte onlarý reddettikleri, gerçekte ise sýrrý faþ ettikleri, yani gizli inancý açýða çýkardýklarý için çevrelerinden uzaklaþtýrdýklarý, Ismaili inanç tarihinin önemli olaylarýndandýr. Abbasi yönetimi tarafýndan antropomorfist (insan biçimli tanrýya inanan) suçlamasýyla katledilmiþ olan bu kiþiler, Imam Ismail ve oðlu Muhammed’in Hicab’ý (örtüsü, perdesi) adýyla onlarý yetiþtirenler olarak büyük saygý görürler. Olasýdýr ki Hacý Bektaþ, Heterodoks Islamýn (Aleviliðin) ilk yazýlý kaynaðý sayýlan Abu’l Hattab’ýn Ummu’l Kitabý’nda Imam Bakýr için anlatýlanlarý mezarý baþýnda tekrar tekrar okudu; soyundan geldiði Imam Musa Kazým’ýn dedesini can gözüyle seyretti.
Yine Hacý Bektaþ’ýn Makalat’ýnda (s.81-82) “Adem Aleyhisselam Sýfatý Beyan Eder” baþlýðýný taþýyan bir bölüm vardýr. Burada, Tanrýnýn Adem’i topraktan yaratmasý üzerine çok ilginç bir betimleme yapýyor. Yaþadýðý zamanýn (13.yüzyýl) iyi tanýnan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarýný tek tek vererek, Adem’in organlarýnýn herbirinin, bunlardan birinin topraðýndan yaratýldýðýný söylemekte. Çok büyük olasýlýkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüðü, kendi ölçülerince deðerlendirdiði yerlerdir. Üzerinde biraz düþünülünce, her organýn iþlevinin, topraðýndan yapýlmýþ olan kentin ya da ülkenin özelliklerini gösterdiði anlaþýlýr. (Makalat’taki bu pasajý, yüzyýl sonra Fazlullah Hurufi (Ö. 1393-4) Cavidanname’sinde kullanmýþtýr.) Burada geçen coðrafi adlara bakýlýrsa, Buhara’dan Mýsýr ve Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Konstantiniye’ye (Istanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoðunu yýllarca gezmiþ olabileceði varsayýlabilir.
Otuz yaþlarýndaki genç Ismaili dai’si olarak batýni derviþ Hacý Bektaþ’ýn son duraðý Rum diyarý, yani Anadolu olmuþtur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi deðil, Alamut Imamý Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuþtur. Alamut’tan Horasanlý Baba Ilyas’a yeni bilgiler getirmiþ ve onun hizmetine girmiþtir. Aþýk Paþaoðlu’nun söylemiyle “Bu Hacý Bektaþ... kardeþiyle Anadolu’ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba Ilyas gelmiþ, Anadolu’da oturur olmuþtu. Meðer onu görmeðe gelmiþler. Onun dahi hikayesi çoktur...” Aþýk Paþa gibi saray uþaðý tarih ve menakib yazýcýlarý, “bu çok hikayeleri” alabildiðine kýsaltmýþ ve gerçeklikten uzaklaþtýrarak Baba Ilyas’ýn, Hacý Bektaþ’ýnkileri deðil, kendi hikayelerini aktarmýþlar.
Hacý Bektaþ’ýn baþýndan beri içinde ve stratejik katkýlarda bulunduðu Baba Ilyas ve Baba Ishak’ýn yönettiði Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduðu düþünülemez. Baba Ilyas’ýn dahi Dede Garkýn’ýn yerine geçirilmiþ bölge baþ dai’si olmasý çok mümkündür. Suriye Ismaili kalelerinden yardým gelmiþ olmasý da doðaldýr. Bu arada Selçuklu Sultanlarýnýn Alamut’a her yýl belli miktarda vergi verdiklerini Ismaili kaynaklarýndan öðreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanýnýn da Alamut’a vergi vermiþ olmasý düþündürücüdür :
“1227 yýlýnda ise Suriye baþ dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultaný Alaaddin Keykubat’a ellçisini gönderip ondan Sultanlýk tarafýndan Alamut’a her yýl düzenli gönderilen 2000 Dinarý talep etti. Sultan bir süre onu oyaladý ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danýþtý. Alamut Imamý, Suriye þefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye Ismaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye Ismaili topluluðuna gönderildi.” (Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan aktaran Farhad Daftary, agy. s.420)
Babai hareketinin baðýmsýz olduðu kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyýlýn ikinci yarýsýnda büyük Suriye baþ dai'si Raþidüddin Sinan’ýn (Ö.1193-1194), Alamut Imamý Hasan II (Ö.1166) tarafýndan atanmýþ olmasýna raðmen, Alamut’a yaptýklarý iþler hakkýnda bilgi geçmenin ve karþýlýklý ekonomik yardýmlaþmanýn dýþýnda baðýmsýz hareket ettiðini biliyoruz.
Baba Ilyas’ýn piri olan Dede Garkýn’ýn Abu’l Vefa yolaðýndan olduðunu ve dolayýsýyla Baba Ilyas ile Baba Ishak’ýn Abu’l Vefa’ya baðlý bulunduklarýný Osmanlý tarihçileri ve menakýbname yazarlarý da söylemektedirler. Yukarýda deðindiðimiz üzere Abu’l Vefa, Fatými Ismaililerin 995 yýlý listesinde Daylam baþ dai’si olarak geçiyor. Yaþamýnýn son zamanlarýnda ise Irak’ta Baðdad baþ dai’si görevinde bulunmuþ olup, Abu’l Vefa Baðdadi adýyla anýlmaktadýr. Baþtan beri verdiðimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacý Bektaþ’ýn ve Babai ayaklanmasý önderlerinin batýni Ismaililerle iliþkileri bulunduðunu göstermektedir. Unutmayalým ki, halk arasýnda Alamut önderleri “Baba Seyyidina” diye çaðrýlýyordu.
Vilayetname’de Hacý Bektaþ Veli’nin yaþamýna iliþkin anlatýlanlar, yazarýn halkýn arasýndan ve baþka menakýbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doðrultusunda kaleme almýþ olduklarýdýr. Dikkat edilirse Hacý Bektaþ, Vilayetname’sinde batýniliðinden – bir suçmuþ gibi - aklanýp, sünnileþtirilmiþ. Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrý dostudur; ama en büyük kerametlerinden biri olan tek danesini dökmeden darý çeçi üzerinde otururken bile ona namaz kýldýrtýlmýþtýr. Ayrýca Vilayetname’ye sokulan bazý keramet ögeleri, çok daha önce yaþamýþ veliler tarafýndan gösterilenlerin yinelenmesidir.
Örgütlü batýniliðin son temsilcileri Nizari Ismaililerin (1090-1256), Sünni yönetimler tarafýndan Islam düþmaný, dinsiz, katil, her türlü kötülüðü yapmaya hazýr þeytan gibi görülmesi nedeniyle menakýbname yazarlarý “dai ve Ismaili” adlarý kullanmaktan çekinmiþlerdir. Oysa Vilayetname’de Hacý Bektaþ’ý ziyarete gelmiþ olduklarýndan sözedilen Horasanlý Kalenderiler, Ismaililerden baþkasý deðildir.
Gerçek böyle iken, Hacý Bektaþ Veli, Nizari Ismaililerle iliþkisi bir yana içinden geldiði Babailerden bile uzaklaþtýrýlmýþ ve hala Babai ayaklanmasýna katýldý-katýlmadý tartýþmasý yapýlýyor. Onu Sünni göstermek için Nakþibendiler Hacý Bektaþ'a “amcazade” diyor ve onun batýliðini-Aleviliðini “iftira” kabul ediyorlar.
Sonuç
Hacý Bektaþ Veli’nin Makalat’ý karþýlaþtýrmalý incelendiðinde, Ismaili kitaplarýndaki Tanrý inancý, din ve felsefe anlayýþý, yola giriþ kurallarý aynen bulunabilir. Bazýlarýnýn ise üstü örtülmüþ, farklý adlarla verilmiþ, takiyyeye gerek duyulmuþtur.
Hacý Bektaþ’ýn Selçuklu Prenslerinin çatýþmalarýnda Izzeddin Keykavus’a destek vermesi ve Bizans’a yakýnlýk duymasý, Anadolu’da merkezi birliðin kurulmasý amacý kadar, antik Ege Uygarlýklarýnýn son mirasçýsý olan ileri Bizans uygarlýðýndan yararlanma ve Islam-Hristiyanlýk ayýrýmý yapmadan insanlýðý birleþtirme hedefi taþýr.
Hacý Bektaþ Veli, 1256’da Alamut’un Moðollar tarafýndan yerle bir edilmesi sonucu Ismaililerle iliþkisini kesmiþ, ama batýni inancýn doruðunda; zamanýn kurtarýcý imamý olarak ortaya çýkýp, Alamut Imamlarýnýn temsil ettiði (Haft bab-ý Baba Seyyidina’ya göre Alamut Imamý Ali’yi temsil ediyor, bütün Ismaili inançlýlarýn her biri de Salman’nýn makamýnda bulunuyordu, yani birer Salman idiler.) Ali’nin donuna bürünmüþtür. Bunu pekçok Alevi-Bektaþi ozaný iþlemiþtir. Biz Sadece Hasan Dede’den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:
“Yerlerin göklerin binasýn düzen
Ak üstünde kara yazýlar yazan
Engür þerbetini Kýrklara ezen
Hünkar Hacý Bektaþ Ali kendidir”
Son cümle olarak;Hacý Bektaþ’ýn Yeniçerilerin Piri yapýlmasý ya da gösterilmesi, Osmanlýnýn tarihsel bir siyaset kurnazlýðýdýr.
* * *
(1) Devletþah’a göre Þems, Celaleddin Nev-Müsülman’ýn (Ö.1221) oðludur ve gizlice Tebriz’de okumuþtur. Krþ. al-Shushtari,Majalis al-Muminin, Vol.2, s.110 ve A. Semenov, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh Ismailitov; Orta Asya ve diðer bazý bölgelerin Nizarileri tarafýndan, kendileriyle ortak inançta olduðu düþünülen, Mevlana Celaleddin üzerinde Þuðnan Nizarilerin fikirlerinin analizi yapýlýyor. F.Daftary, The Ismaili’is, s. 414, 695. I.K.)
Dr.Ýsmail KAYGUSUZ
ALINTIDIR
Hacý Bektaþ Veli, 1256’da Alamut’un Moðolla tarafýndan yerle bir edilmesi sonucu Ismaililerle iliþkisini kesmiþ, ama batýni inancýn doruðunda; zamanýn kurtarýcý imamý olarak ortaya çýkýp, Alamut Imamlarýnýn temsil ettiði (Haft bab-ý Baba Seyyidina’ya göre Alamut Imamý Ali’yi temsil ediyor, bütün Ismaili inançlýlarýn her biri de Salman’nýn makamýnda bulunuyordu, yani birer Salman idiler.) Ali’nin donuna bürünmüþtür. Bunu pekçok Alevi-Bektaþi ozaný iþlemiþtir.
Hacý Bektaþ Veli’nin Türkistanlý Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldýðý doðru olmadýðý gibi mümkün de deðildir. Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi’nin halifesi Lokman Perende’den el aldýðýný söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya’da “Hacegan (Hocalar) Hanedaný”nýn kurucusu bilinen Yusuf Hemedani’nin (ö.1140) öðrencisidir. Onun öðrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaþýna kadar Malatya’da yaþamýþ, ö.1120) yol zinciriyle Nakþibendilik, Þeyh Zahid (ö.1296) aracýlýðýyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman Perende - el Harasami üzerinden Bektaþilik’in çýktýðý üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadýr Nakþibendi araþtýrmacýlarý. (Hasan Þuþud, “Hacegan Hanedaný-Les Maitres de Sagesse de l’Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatlarý”, Fransýzcaya Çev. Charles Antoni, Le Soufism, la voie de l’Unité, Paris-1980, s.47-80)
Hacý Bektaþ Veli’nin, Yesevilik çevresinde yetiþtiði doðru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere uyarak, istemeye istemeye Vilayetname verilerini kabul edip, bu soruya “evet” diyorduk. Zaten Ittihat Terakki’ci araþtýrmacýlardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacý Bektaþ’ýn Ahmet Yesevi’nin ölümünden yaklaþýk kýrk yýl sonra doðmasýna raðmen, onun tarafýndan Anadolu’yu “Türkleþtirmek” ve Türkçeyi yaymak için gönderildiðini ciddi ciddi(!) ileri sürdü, yazdý çizdi. Bile bile yanlýþ olanda ýsrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskýcý devlet anlayýþýnýn yansýmasýdýr. Kaldý ki, Hacý Bektaþ Veli’nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende aracýlýðýyla yetiþmiþ olmasý da onun Yeseviliði Anadolu’ya taþýyýp Bektaþiliðe dönüþtürdüðünü, ve de ayný çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adýna buraya gönderildiðini kesinlikle göstermez.
Yýllar önce bu anlayýþa Abdülbaki Gölpýnarlý haklý olarak þu yanýtý vermiþti:
Hacý Bektaþ’ýn, Mevlana’ya karþý Türk harsýný koruduðu, Mevlevilerdeki Farsçaya karþýlýk Bektaþilerde Türkçenin iþlendiði gibi götürü, yahut ýsmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduðu ve baþýnda Ahmet Yesevi’nin bulunduðu bir teþkilat tarafýndan bu maksatla Anadolu’ya gönderildiði gibi, kargalarý bile güldürecek hükümler verenler çýktý...” (Abdülbaki Gölpýnarlý, Mevlana Celaleddin, 4.Basým, Istanbul-1985, s.237)
Hacý Bektaþ’ýn soyunun Imam Musa Kazým’a (Ö.799) kadar çýkmasý, onun Türk-Türkmen olmasýna engel deðildir. Yedinci Imam Musa Kazým’ýn ölümüyle 11. kuþaktan Hacý Bektaþ’ýn doðumu arasýnda tam dörtyüz yýl var. Adý geçen Imam ve oðlu Imam Rýza Horasan bölgesinde yaþamýþ olup, kendileri ve çocuklarý yerli halkla evlilik iliþkileri kurmuþlardýr. Yalnýz onlar deðil 8.yüzyýlýn baþlarýndan beri Hasan ve Hüseyin soylular zaten Iran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan’a yayýlmýþ bulunuyorlardý. Özellikle Zeynelabidin oðlu Zeyd soylu, Imam Cafer’in oðlu Ismail ve onun oðlu Muhammed soylu Imamlar da yaþýyorlardý. Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar ve kültürleriyle iç içe karýþmýþlardý. Bir kaç kuþak sonra artýk onlarýn etnik Arap olduklarýný söylemek çok anlamsýzdýr. Hele Nakþibendi þeyhi Prof. Dr. Esat Çoþan’ýn, Makalat’ý Arapça yazmýþ olmasýný kastederek Hacý Bektaþ Veli için; “demek ki, Arap ýrkýndan ki, Arapça yazmayi uygun görmüþ” yargýsýný vermesi saçmalýðýn en büyüðüdür! Zaten Coþan, Ahmet Yesevi’nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani ile iliþkilerinden ötürü, Hacý Bektaþ’ý Yesevi tarikatýndan kabul edip, “Nakþilere amcazade” yapýyor, “akraba olarak” görüyor. (Bu kiþi Hünkar’ý Sünni göstermek için Makalat’ý tümüyle tahrif edip, iþine geldiði gibi yorumlayarak Üniversite kariyerini tamamlamýþ; onu kendi inanç ve kiþisel çýkarlarýnýn aracý yapmýþtýr.) Hacý Bektaþ Veli’ye - hatta ellerinde doðru þecereleri olan seyyidlere, dedelere - Ali soylu diye Arap gözüyle bakýlýrsa, tarih boyunca halklarýn ve kültürlerin kaynaþma sürecinde yaþamýþ olduðu gerçeðini yadsýmýþ olursunuz.
Hacý Bektaþ Yesevi yolu yolcusu mu, yoksa bir Batýni mi?
Hacý Bektaþ Veli, Yesevi yolunun yolcusu deðildir, olamaz. Tarihsel olarak Niþabur’da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moðol saldýrýlarý gözönünde tutulacak olursa gerçeðin çok farklý olduðu görülecektir. Hacý Bektaþ 1200’ün ilk on yýlý içinde doðmuþ olduðuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öðrenmiþ ve ilk dinsel bilgilerini almýþ olmalýdýr. Lokman Perende, Ahmet Yesevi’nin halifesi olmuþ olsa bile, ondan çocuk yaþlarda ders alan Hacý Bektaþ’ýn Yeseviliði öðrenip, ona baðlanmasý olasý görülmüyor. Abdülbaki Gölpýnarlý bu konuda, “hasýlý bizce,” diyor, “Ahmet-i Yesevi nasýl þöhreti yüzünden Bektaþi geleneðine sokulmuþsa, Lokman da bu geleneðe sokulmuþ ve bu zata Hacý Bektaþ’a hocalýk ettirilmiþtir”. (Vilayetname, s.103) Elbette bu kiþiler sadece “þöhretleri” yüzünden deðil, Hacý Bektaþ’ýn “menkýbe”lerinin yazýya geçirildiði dönemin (1480’li yýllar) Osmanlý siyasetinin gereði olarak Vilayetname’ye sokulmuþtur. Gölpýnarlý’nýn asýl Mevlana Celaleddin (s.237) adlý yapýtýnda, Hacý Bektaþ Veli hakkýndaki aþaðýdaki saptamasý çok yerindedir:
Hacý Bektaþ, bütün manasýyla batýni inanýþlarýn mürevvici (yürüten, propagandasýný yapan) bir batýni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açýkça gösterdiði gibi en eski kaynaklarýn Bektaþilik hakkýnda verdikleri malumat da teyid eder.”
Bu kanýsýna fazla açýklýk getirmemesi ve nedenleri üzerinde doðru bilgi vermemesi düþündürücüdür. Abdülbaki Gölpýnarlý’nýn Hacý Bektaþ’ý, salt Mevlana ile karþýlaþtýrýlacak düzeyde olmadýðýný göstermek ve onu küçük düþürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeði ortaya atýp ardýnda durmamasýnýn, belirsiz býrakmasýnýn anlaþýlýr yaný olamaz. Ayrýca, bu saptamasýndan sonra Gölpýnarlý, Mevlana karþýsýnda Hacý Bektaþ’ý tanýmlarken, doðrularla yanlýþlarý bir arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya koyuyor:
“Halbuki Horasani’lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduðunu bilemediðimiz, ancak ‘Makalat’ýna ve gene elimizde bulunan bir ‘Þathiyye’sine nazaran derin ve geniþ bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteþir (yaygýn,daðýnýk) terbiyeyle yetiþtiðini sandýðýmýz Hacý Bektaþ, bir halk isyanýnýn (Babai baþkaldýrýsý kastediliyor- I.K.) arda kalanlarý tarafýndan ulu tanýndý. Bilgisi, meþrep ve mezhebi bakýmýndan yalnýz medrese mensuplarý tarafýndan deðil, tarikatçýlar tarafýndan da kýnanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüþ ve tekkelerini, þehirleri bile dað baþlarýnda, ýssýz yerlerde kurmuþtur. Ortodoks Müslümanlýktan dýþarý gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakýftan da mahrum etmiþti.”(agy.s.239-40)
Abdülbaki Gölpýnarlý, Hacý Bektaþ’a bir batýni dai’si diyorsa - ki bu en doðru saptamadýr-, bunun arkasýnda durmalý ve açýklýða kavuþturmalýydý. Yani onun bir batýni olarak yetiþmesinin tarihsel ve nesnel koþullarýný açýk açýk göstermeliydi.
Hacý Bektaþ Veli ailesi ve Mogollarýn Niþabur’u zaptý
Nedense araþtýrmacýlar o yýllarda bölgenin tarihsel koþullarýný inceleme gereði bile duymadan, Vilayetname’de anlatýlan olaylarýn hepsini doðru kabul ediyorlar. Hacý Bektaþ ailesiyle birlikte, doðduðu kent olan Niþabur’dan en geç 1221’in Mart ayýnda ayrýlmak zorunda kalmýþtýr. Çünkü kent Nisan ayýnýn ikinci haftasýnda Moðol ordusu tarafýndan kuþatýldý. Hacý Bektaþ 11-14 yaþlarýndadýr. Belki de Vilayetname’de anlatýldýðý gibi, babasý “Ibrahim el-Sani, Tanrýnýn rahmetine vardý.” Ayrýca ayný paragrafta, “padiþahlýðý Hacý Bektaþ Veli’ye arzettiler, kabul etmedi. Padiþahlýðý, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladýndan Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.
Bu gerçek Niþabur padiþahlýðý deðil, gönül padiþahlýðýdýr. Aile bireyleri, Muhammed Ali soyundan olmasý dolayýsýyla kendilerine baðlý ehlibeyti ve Imamlarý sevenler için bir padiþah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacý Bektaþ’ýn henüz çocuk olmasý dolayýsýyla, babasýnýn yerine Seyyid Hasan seçilmiþtir. Bu kiþi kaynaklara göre Abdal Musa’nýn babasýdýr. Eðer Ibrahim el-Sani Niþabur’da ölmüþse, aile ve aileye baðlý olanlar Seyyid Hasan’ýn önderliðinde Niþabur’dan çýkýp yollara düþmüþtür.
Moðollar Türkistan’dan Azerbaycan’a kadar Horasan’ý baþtanbaþa iþgal etmiþlerdi. Konar-göçer Oðuzlar, kentli kasabalý Türkmen topluluklarý, Doðu’ya deðil Batý Iran ve Irak’a doðru gidiyorlardý. Moðollarýn önünden kaçan çok sayýda Horasanlý göçmen Alamut’a baðlý Kuhistan bölgesindeki Nizari Ismaili kalelerine sýðýndý. Hacý Bektaþ aile çevresi ve yandaþlarý en geç 1221 yýlý içinde, Kuhistan’daki Ismaili kalelerinden birine sýðýnmýþlardý. Büyük olasýyla bu kale, Nizari valisinin oturduðu yerdi. Hacý Bektaþ burada önemli biriyle tanýþacaktý.
Bu ilk duraklarýnda ne kadar kaldýklarý üzerine yorumlarýmýza geçmeden önce Niþabur kenti ve kentin son Moðol iþgali hakkýnda kýsa bir bilgi geçelim: Ilk kez Sünni Selçuklu önderi Tuðrul 1038’de Niþabur’u alýp kendini orada sultan ilan etti. Nasýr Husrev, 1052 yýlýnda Horasan hücceti (Imamýn tanýðý) ve Fatými Ismaili baþ dai’si olarak karargahýný Belh’de kurdu; oradan Niþabur ve Horasan’ýn diðer kentlerine Ismaili propagandasýný yönetti. Onun baþarýlarý, Selçuklu yöneticilerinin desteðini alan Sünni ulemanýn düþmanlýðýný yükseltmiþ (Farhad Daftary, Ismailis, their history and doctrines, s.204,216) ve kuþkusuz heterodoks Islam inançlý Türkmenler ve Iranlýlar (Oniki Imamcýlar, yedi Imamcý Ismaililer) bu ortamda kendilerini gizlemek zorunda kalmýþlardý. Ancak Hasan Sabbah’ýn Alamut Nizari devletini kurmasýndan ölümüne kadar (1090-1124) ve ölümünden sonraki Alamut þeflerinin, Melikþah (1063-1092) ve oðullarýyla mücadeleleri boyunca Ismaili dai’leri Isfahan’da Belh ve Niþabur’da çok geniþ propagandaya giriþmiþler ve Onikimamcý Þiilerden kendilerine büyük katýlýmlar olmuþtu. Bunlar Sünni Selçuk oðullarýnýn baskýlarýndan ötürü akýn akýn Hasan Sabbah’ýn kalelerine (darül hicralara) gidip yerleþiyorlardý. Kentlerde kalanlar da gizli iliþkiler içerisindeydiler. Hacý Bektaþ Veli’nin babasýnýn ve dedesinin bu olaylarla iliþkileri olmadýklarý söylenemez. Ayrýca çocukluk dönemi hocasý Lokman Perende’nin bile bu ortam içinde Yesevici olduðu iddiasý bizce geçersizdir.
Niþabur 1142’de Selçuklu prensi Atsýz tarafýndan ele geçirilmiþ ve arkasýndan Sencer tüm Horasan’a yeniden egemen olmuþtu. Sonra 1174-1185 yýllarý arasýnda Toðan Þah Ebu Bekr’in egemenliði altýna girdi. 1187’de Melikþah bin Tekiþ ve 1193’de Kutbeddin Muhammed’i Niþabur’un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmþahlar, Karahitaylý ve Selçuklular arasýndaki çekiþmeler arasýnda birinden diðerine el deðiþtiriyordu. Son olarak;
“10 Nisan 1221, Cumartesi günü Moðollarýn eline geçen Niþabur þehrinin sonu (Merv’den) daha acýklý oldu. Halk, Kasým 1220’de þehir surundan atýlan bir ok ile vurulan Tokuçar’ýn ölümünden dolayý cezalandýrýldý. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin isteklerini kabul etmiyordu. Þehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk katledildi. Þehir tamamýyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sað kalanlarý da imha etmek için bir Mogol komutaný 400 Tacik ile harabeler arasýna býrakýldý.” (V.V. Barthold, Türkistan, s. 472, 558,560; dpnt.385)
Batýya doðru ilerleyen Cengiz Han 1221’e doðru Oksus’u geçip Buhara’yý almýþ. Genç oðlu Toluy’u Horasan’ý fethetmekle görevlendirmiþti. Doðu Iran’a yöneldikleri sýrada Cengiz Han 1223’te oðullarýyla görüþtü. 1225’te Mogolistan’a döndü ve 1227’de öldü. Onun ölümü ile bölge geçici olarak biraz nefes aldý. Zaten bölgede Moðollarla mücadele eden sadece Celaleddin Harezmþah idi.
Elbette, Hacý Bektaþ ailesi ve yandaþlarýnýn, yerle bir edilmiþ, tarla gibi sürülmüþ Niþabur’a bir daha geri gelmiþ olmalarý düþünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleþmiþ ve ergenlik çaðýna yeni girmiþ bulunan Hacý Bektaþ eðitimini nerede görmüþtü? Farid Daftary, Moðollarýn Horasaný istila ettikleri yýllar ve Horasan’ýn batý sýnýrýný oluþturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkýnda þu bilgileri veriyor:
“Alaaddin Muhammed III’ün (1221-1255) ilk yýllarýydý. Sünni ulema dahil (acaba Belh’den çýkmýþ olan Mevlana’nýn babasý Bahaaddin Veled de bunlar arasýnda mýydý? I.K.), Mogollarýn önünden kaçan çok sayýda Horasanlý göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari Ismaili kalelerine sýðýndýlar. Mogollar istilalarýnýn baþlangýcýndan itibaren, Alamut Nizari Ismaili devletinin, diðer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarýný deneyerek anlamýþlardý. Ayrýca Nizari Ismaili önderleriyle Moðollar arasýnda bir andlaþma yapýldýðý anlaþýlýyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221) Mogollarýn batýya hareketinin baþlangýcýnda, Talikan’da bulunan Cengiz Han’a barýþ istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiði biliniyor.”
“Kuhistan Nizari Ismailileri Mogol istilasýndan etkilenmedi. Güçlerini, geliþim ve özgür yönetimlerini (saltanatlarýný) sürdürdüler. Aralarýna katýlmýþ olan sýðýnmacýlarla herþeylerini paylaþtýlar. Doðrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Þihabeddin (Shihab-al Din) bu mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandý ki, bu Nizari bölgesinden Alamut’a þikayetler oldu; hazinenin kaynaklarý üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakýnýlýyordu. Alamut’tan onun yerine atanmýþ olan yeni muhtashim (Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Þemseddin) de mültecilerde eþit derecede saygý ve hayranlýk uyandýrdý. Bu olaylarý ve Kuhistan’daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrýntýlarýný, Minhac-i Sirac adýyla tanýnan, 1224-1226 arasýnda üç kez Kuhistan’ý ziyaret etmiþ bulunan Sünni kadý Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadýr. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptýðý Þihabeddin’i hem de Þemseddini’i tanýmýþ. Hatta Þemseddin ile Sistan adýna diplomatik görüþmeler yapmýþtý.”
Þemseddin’in Kuhistan’a geliþi Nizarilerle, Sistanlý komþularý arasýnda yeni çatýþmalarýn patladýðý dönem rastlar. Sistan Emiri Yamin al-Din Bahramþah, daha önce Hasan III ile iki kez çatýþmaya girmiþti. Moðollar Sistan’ý istila ettiyse de fazla kalmadan batýya doðru ilerlediler. Yeniden tehditler ve karýþýklýklar baþladý Sistan’da. Güçlü bir askeri kumandan olan Þemseddin Nizari güçlerin baþýna geçerek, Sistan Emiri Binaltýgin’i 1226 yýlýnda kesin bir yenilgiye uðrattý... Kuhistan’daki Nizari topluluðu bölgesel iþler ve olaylarda Alamut’tan baðýmsýz davranma siyaseti izliyordu; böylece diðer bölgelerle ticaret yollarý geliþtirdi, bu da ekonomisinin yükselmesine büyük yardýmcý oldu.” (F.Daftary, Ismailis, s.381,414; Juzjani, Tabaqat , vol 2, s.182-185 ve 186-188).
Hacý Bektaþ ve Þemseddin Muhammed Tebrizi
Yukarýda söylediðimiz gibi Hacý Bektaþ’ýn aile çevresi ve yandaþlarý en geç 1221 yýlý ortalarýnda, Kuhistan’daki Ismaili kalelerinden birine sýðýnmýþlardý. Büyük olasýlýkla bu kale, Nizari valisinin oturduðu yerdi. 1221-1223 yýllarý arasýnda tanýnmýþ bilgin ve Ismaili ozanlarýnýn övgü þiirleri yazýðý Þihabeddin, muhtashim (Kuhistan Ismaili valilerinin genel adý) idi. Bu Ismaili valisi, Ismaililiðin kurucusu, büyük Imamý Ismail’in kardeþi Musa Kazým soyundan gelmiþ olan Hacý Bektaþ ve ailesine saygýda kusur etmemiþ, özel bir deðer vermiþ olmalýdýrlar. Hacý Bektaþ’ýn, 1224’te Alamut tarafýndan Kuhistan yöneticisi olarak atanan genç Þemseddin Muhammed (el Tebrizi) ile kurduðu iliþki yaþamlarýnýn son dönemlerine kadar sürecektir.
Yaþamý tamamýyla aydýnlanmamýþ ve (batýni Ismaili) inancýnýn gerektirdiði sýrrý hâlâ koruyan Þemseddin Tebrizi’nin, Alamut Imamý Celaleddin Hasan III’ün (1210-!221) oðlu olduðu ve Imam Ismail soyundan geldiði üzerinde kaynak ve kayýtlar bulunmaktadýr.(1) A. Gölpýnarlý bu kaynaklardan birincisini göstermekle birlikte, Ismaililerin büyük düþmaný tarihçi Cuveyni’nin “Nev Müsülman Celaleddin Hasan’ýn Alaaddin Muhammed’den baþka oðlu yoktu” diye yazmýþ olmasýný geçerli görüyor, hiç bir kanýt göstermeden. (Aldülbaki Gölpýnarlý, agy, s.50)
Þems’in, 12.yüzyýlýn son on yýlýnýn baþlarýnda doðmuþ olmasý olasýdýr ve kendisi Þemseddin Muhammed ya da Þemseddin Hasan gibi babasýnýn adýyla çaðrýlmaktaydý. Baðdad halifesiyle anlaþma yaparak þeriatý benimsemiþ olduðu bilinen ve yeni Müslüman Celaleddin Hasan’ýn öldürülmesinin ardýndan 9 yaþýnda yerine geçirilen Alaaddin Muhammed ile ayný anadan olmadýklarý anlaþýlýyor. Hasan III’ün ölümünde (1221) parmaðý bulunan baþvezir ile Alaaddin Muhammed’in anasýnýn anlaþmasý sayesinde küçük kardeþ Alamut tahtýna oturtuluyor. Þemseddin Muhammed de böylece dýþlanmýþ olmalýdýr.
Ancak üç yýl sonra onun Kuhistan bölge valisi olarak atandýðýný görüyoruz. 1224-1226 yýllarý, göçmen sorunlarý ve yýllardýr süren Sistan savaþlarýnýn sonuçlandýrýlmasýnda gösterdiði baþarýlarla hem tanýnýyor, hem de Alamut yönetimi tarafýndan sýk sýk önemli görevlere atanýyor. 1227’den 1235’e kadar Kuhistan valisinin, Nasiruddin Tusi’nin koruyucusu, Nasuriddin Abdurrahman bin Mansur olduðunu görüyoruz. Bu yýllar Þemseddin’in Hindistan’da Multan, Pencap ve Gucerat bölgelerinde Ismaili davasýný yaydýðý yýllardýr. Buralarda daha sonra, Multan’da mezarý bulunan Þemseddin Sebzvari Multani (Ö.1356) ile Þemseddin Tebrizi’nin söylenceleri birbirine karýþmýþ. Halk arasýnda daha çok Þemseddin Tebrizi tanýnmaktadýr.
Öyle anlaþýlýyor ki, Þemseddin Tebrizi hakkýnda bildiklerimizi bir daha gözden geçirmemiz gerekecektir. Onun Kalenderi ve zaman zaman tacir kýlýðýnda dolaþýp kendini saklamasýný ve Makalat’ýnda “Ona niçin medreseye uðramadýðýný soranlara; ‘ben sözlerin görünüþteki ya da açýk görünen anlamlarý üzerinde tartýþmaya girmem. Kendi anlayýþýmla (batýni, iç anlamýyla) tartýþsam bana gülerler, kafir derler” demesini iyi anlamak gerekir.
Þemseddin üzerine geniþ incelemeyi baþka bir yazýya býrakarak, özetleyelim. 1242-43’lerde Diyar-ý Rum’da (Anadolu’da) Ismaili davasýnýn görevlisi þef dai olarak bulunan; ancak Mevlevi tarihçilerinin anlattýklarýyla tanýdýðýmýz ve bir yýl boyunca Konya’dan ayrýldýðýný, Mevlana’nýn aðlayarak onu aradýðýný bildiðimiz Þemseddin’in Alamut’a çaðrýldýðýný görüyoruz:
Alaeddin Muhammed III, Abbasi halifesi al-Mutasým (1242-1258) diðer birçok Islam liderleri tarafýndan ortak anlaþmayla düzenlenen bir elçilik heyetinin baþýna, eski Kuhistan valisi ve þef dailerden Þehabeddin ve Þemseddin Muhammed (Tebrizi) geçirilerek Moðol baþkentine (Talikan) gönderildi. Bu heyet 1246 yýlýnýn baþlarýna Mogol Imparatorluðunun baþýna geçen Göyük Han’ýn tahta geçme törenlerine katýlmýþtý. Moðol geneðine göre toplanan kurultaya 2000 kiþi bulunuyordu. Alamut önderi Alaeddin Muhammed III, bu heyetle Göyük Han’a babasý Celaleddin Hasan ile Mogollar arasýnda yapýlan anlaþmayý anýmsatan bir memorandum gönderdi. Ancak Nizari elçileri Han tarafýndan hakarete uðrayýp kovuldular. Memoranduma da aðýr sözlerle karþýlýk verildi. Han, bu olayýn hemen arkasýndan sözlerini uygulamaya koydu ve Elgidey’i (Elçigiday) Moðol ordularýnýn baþýna geçirerek Iran’a gönderdi. Hedef, Ismaililerin ve Baðdad halifelerinin idaresindeki topraklarýn zaptý idi. Göyük’ün Nizariler’e karþý düþmanca planlarý onun ölümünden (1248) sonra halefleri tarafýndan sürdürüldü. (F.Daftary, agy, s.418; V.V. Barthold, Hz. Hakký Dursun Yýldýz, Mogol Istilasýna kadar Türkistan, Ankara,1990,s.511-513)
Genç Hacý Bektaþ’ýn Þemseddin gibi birinin korumasý altýna girmiþ olmasýyla, batýni eðitimini bir devlet olarak örgütlenmiþ Nizari Ismaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almýþ olduðu bir gerçeklik olarak karþýmýza çýkýyor. Hacý Bektaþ’ýn durumu, 1227’de Kuhistan baþ dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ýn korumasýna girmiþ büyük Ismaili bilgini Nasýruddin Tusi’nin (1202-1274) iliþkisine benzer görülmektedir. Bu iliþki sayesinde, onun yaptýðý gibi, Alamut kitaplýðýndan ve dai öðretmenlerden yararlanarak eðitimini tamamlamýþtýr. Konuþmakta olduðu Türkçe ve Farsça’yý geliþtirdiði gibi Arapçayý da öðrenmiþtir. Üç dil ile dava’yý sözlü ve yazýlý yayacak dereceye yükselmiþti. Olasýdýr ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasýný da öðrenmiþti.
Hacý Bektaþ’ýn Makalat’ýnda bilim ve akýl-usun tanýmlarý, onsekiz bin alem; büyük evren (makro kosmos) ve küçük evren (mikro kosmos=Insan) iliþkisi, yani evrenin tüm özellikleriyle insanda varoluþu, (“Insan küçük bir alemdir; alemde olan herþey, hatta artuðu insanda vardýr”) insan-evren-tanrý birliði; gökte asýlý yetmiþ bin kandilin (yýldýzýn) her birinin birer dünya büyüklüðünde oluþu; kabe insan gönlüdür ve insandan ulusu olmadýðýndan Hac ibadetinin aþamalarýnýn insana hizmet olarak algýlanmasý-anlamlandýrýlmasý (Örneðin: “Ve hem yoldan taþ arýtmak, Kabede arafatta taþ atmaya benzer; sakinlikle yürümek, Arafata varmaktýr.”, Makalat, s.75) vb. inanç ve anlayýþ, eðitimini yaptýðý Ismaili yapýtlarýna dayanmaktadýr.
Hacý Bektaþ, Alamut kitaplýðýnda tüm dai’lerin okuduðu Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin Risalat el-alim ve’l Ghulam, Ihvan-ý Safa Risaleleri, Nasýr Husrev’inkileri (Sefername ve diðerleri), Hasan Sabbah’ýn Dört Faslý ve Sergüzeþt’ini; 1164’de Büyük Kýyameti ilan etmiþ Al-a Zikri Selam Hasan II’nin oðlu Alaaddin Muhammed II (1210-1221) zamanýnda Kuhistanlý Abu Ishak’ýn kaleme aldýðý, Ismaililiðin yeniden düzenlenip açýklýða kavuþturulmuþ ilke ve buyruklarýný içeren Haft bab-i Baba Sayyidina’yý; yola giriþ ilke ve törenleri, dereceleri açýklayan Tusi’nin Rawdat-ül Taslim vb. yapýtlarý okuyup yetiþmiþ bir Ismaili dai’siydi...
Ayrýca Ismaili ordusu saflarýnda (fedayin birlikleriyle) savaþlara da girmiþtir Hacý Bektaþ. Vilayetname’de, Ahmet Yesevi’nin onu sözde oðlu Kutbeddin Haydar’ý kurtarmak için gönderdiði Bedehþan savaþýna iliþkin keramet söylencesi, gerçekte Þemseddin Tebrizi’nin 1226 yýlýnda yönettiði ve zaferle sonuçlandýrdýðý, Sünni Sistanlýlarla yapýlan savaþtan baþkasý deðildir. Hacý Bektaþ bu savaþlara 17-18 yaþlarýnda bir delikanlýyken katýlmýþ olmalýdýr.
Babasýnýn amcasý oðlu Seyyid Hasan ailesi ve bazý yandaþlarýyla Azerbaycan’da Hoy kentine yerleþtiklerinde, belki anneleri de ölmüþ bulunan Hacý Bektaþ ve kardeþi birlikte Nizari Ismaili eðitim kamplarýnda eðitim ve öðretimlerini sürdürüyorlardý. Hacý Bektaþ, Ismaililer arasýnda 15 yýldan az kalmamýþtýr. 1230’lu yýllarda bir Ismaili dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çýkmýþtýr. Bu görevleri de, Alamut Imamý Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayýyla yüklenmiþtir. Dai’ler listesinin çýkartýlmasý ve görevlerin onaylanýp icazet verilmesi, Fatými Ismailileri zamanýnda gelenekselleþmiþ-resmileþmiþti. Alamut kitaplýk ve arþivlerinin 1256’da toptan yakýlýp yok edilmesi dolayýsýyla ele geçmemiþ olabilir.
Fatýmiler döneminden bir örneði, bizi yakýndan ilgilendirmesi dolayýsýyla vermekte yarar var: 995 yýlýnda, Rey kenti Mutazili (baþkadýsý) olan Abul Cabbar Hamdani (936-1025), “Tathbit Dala’ il Nubuwwat, s.180” kitabýnda Kahire’yi ziyaret eden dai’ler listesinde Abul Vefa al-Daylami adý geçmektedir. (1017 yýlýnda öldüðü bilinen, Mineyikli soyaðacýna göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan Abul Vefa da (I.Kaygusuz, Alevilik...Tarihi ve Ulularý I, Istanbul-1995, s.52-54), Fatými Ismaili dai’si olarak Irak’tan Azerbaycan’a Ismaili davasýný yayýyordu. Alamut dai listelerinde mutlaka adý vardý, ama olasýdýr ki babasýnýn adlarýndan biri olan Seyyid Muhammed diye çaðrýlýyordu. Dai, davet eden; Ismaili inancýný yayan demektir. Dailer daisi (Imamýn vekili, hüccet), Du’i l-Kebir (büyük dailer) ve Du’i (sýradan dailer, davetçiler) diye üç kýsma ayrýlýyordu. Hacý Bektaþ büyük dailer sýrasýnda yer almýþ olmalýdýr.
Batýni Ismaili Dai’si Hacý Bektaþ Veli
Hacý Bektaþ önce Hindistan’a gitmiþ olabilir. Bu dava gezisi, Þemseddin Tebrizi’nin Multan, Pencap ve Gucerat’ta Ismaililiði yaydýðý döneme rastlar. Onun Hindistan’ý gezmiþ olabileceði, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaþýlmaktadýr. Söylencede Hacý Bektaþ Veli, Güvenç Abdal’ý Delhi’deki kuyumcu müridinden 1000 altýn neziri (adaðý) almaya göndermiþtir.
Hacý Bektaþ’ýn Halep, Þam ve Necef’i dolaþtýðýný; Mekke ve Medine’ye gittiðini ve özellikle Imam Bakýr’ýn mezarýnýn baþýnda riyazata (benliði yoketme, nefis eðitimi alýþtýrmalarý, kendine çile çektirme) girdiðini, orada üç yýl hizmette bulunduðunu Vilayetname’den okuyoruz.
Bu sonuncusu çok önemlidir: 5.Imam Muhammed Bakýr ve oðlu Imam Cafer’in, Ismaililiðin kurucularý olarak tanýnan Abu’l Hattab ve Kaddah bin Maymun’a batýni tevil bilgisi öðrettiklerine inanýlýr. Bu iki kiþi, her iki Imamý kendi dönemlerinde Tanrýnýn yerdeki mazharý (görünümü, açýnýmý-epiphany) olarak görmüþtür. Imamlarýn görünüþte onlarý reddettikleri, gerçekte ise sýrrý faþ ettikleri, yani gizli inancý açýða çýkardýklarý için çevrelerinden uzaklaþtýrdýklarý, Ismaili inanç tarihinin önemli olaylarýndandýr. Abbasi yönetimi tarafýndan antropomorfist (insan biçimli tanrýya inanan) suçlamasýyla katledilmiþ olan bu kiþiler, Imam Ismail ve oðlu Muhammed’in Hicab’ý (örtüsü, perdesi) adýyla onlarý yetiþtirenler olarak büyük saygý görürler. Olasýdýr ki Hacý Bektaþ, Heterodoks Islamýn (Aleviliðin) ilk yazýlý kaynaðý sayýlan Abu’l Hattab’ýn Ummu’l Kitabý’nda Imam Bakýr için anlatýlanlarý mezarý baþýnda tekrar tekrar okudu; soyundan geldiði Imam Musa Kazým’ýn dedesini can gözüyle seyretti.
Yine Hacý Bektaþ’ýn Makalat’ýnda (s.81-82) “Adem Aleyhisselam Sýfatý Beyan Eder” baþlýðýný taþýyan bir bölüm vardýr. Burada, Tanrýnýn Adem’i topraktan yaratmasý üzerine çok ilginç bir betimleme yapýyor. Yaþadýðý zamanýn (13.yüzyýl) iyi tanýnan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarýný tek tek vererek, Adem’in organlarýnýn herbirinin, bunlardan birinin topraðýndan yaratýldýðýný söylemekte. Çok büyük olasýlýkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüðü, kendi ölçülerince deðerlendirdiði yerlerdir. Üzerinde biraz düþünülünce, her organýn iþlevinin, topraðýndan yapýlmýþ olan kentin ya da ülkenin özelliklerini gösterdiði anlaþýlýr. (Makalat’taki bu pasajý, yüzyýl sonra Fazlullah Hurufi (Ö. 1393-4) Cavidanname’sinde kullanmýþtýr.) Burada geçen coðrafi adlara bakýlýrsa, Buhara’dan Mýsýr ve Kuzey Afrika’ya, Hindistan’dan Konstantiniye’ye (Istanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoðunu yýllarca gezmiþ olabileceði varsayýlabilir.
Otuz yaþlarýndaki genç Ismaili dai’si olarak batýni derviþ Hacý Bektaþ’ýn son duraðý Rum diyarý, yani Anadolu olmuþtur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi deðil, Alamut Imamý Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuþtur. Alamut’tan Horasanlý Baba Ilyas’a yeni bilgiler getirmiþ ve onun hizmetine girmiþtir. Aþýk Paþaoðlu’nun söylemiyle “Bu Hacý Bektaþ... kardeþiyle Anadolu’ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba Ilyas gelmiþ, Anadolu’da oturur olmuþtu. Meðer onu görmeðe gelmiþler. Onun dahi hikayesi çoktur...” Aþýk Paþa gibi saray uþaðý tarih ve menakib yazýcýlarý, “bu çok hikayeleri” alabildiðine kýsaltmýþ ve gerçeklikten uzaklaþtýrarak Baba Ilyas’ýn, Hacý Bektaþ’ýnkileri deðil, kendi hikayelerini aktarmýþlar.
Hacý Bektaþ’ýn baþýndan beri içinde ve stratejik katkýlarda bulunduðu Baba Ilyas ve Baba Ishak’ýn yönettiði Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduðu düþünülemez. Baba Ilyas’ýn dahi Dede Garkýn’ýn yerine geçirilmiþ bölge baþ dai’si olmasý çok mümkündür. Suriye Ismaili kalelerinden yardým gelmiþ olmasý da doðaldýr. Bu arada Selçuklu Sultanlarýnýn Alamut’a her yýl belli miktarda vergi verdiklerini Ismaili kaynaklarýndan öðreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanýnýn da Alamut’a vergi vermiþ olmasý düþündürücüdür :
“1227 yýlýnda ise Suriye baþ dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultaný Alaaddin Keykubat’a ellçisini gönderip ondan Sultanlýk tarafýndan Alamut’a her yýl düzenli gönderilen 2000 Dinarý talep etti. Sultan bir süre onu oyaladý ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danýþtý. Alamut Imamý, Suriye þefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye Ismaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye Ismaili topluluðuna gönderildi.” (Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan aktaran Farhad Daftary, agy. s.420)
Babai hareketinin baðýmsýz olduðu kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyýlýn ikinci yarýsýnda büyük Suriye baþ dai'si Raþidüddin Sinan’ýn (Ö.1193-1194), Alamut Imamý Hasan II (Ö.1166) tarafýndan atanmýþ olmasýna raðmen, Alamut’a yaptýklarý iþler hakkýnda bilgi geçmenin ve karþýlýklý ekonomik yardýmlaþmanýn dýþýnda baðýmsýz hareket ettiðini biliyoruz.
Baba Ilyas’ýn piri olan Dede Garkýn’ýn Abu’l Vefa yolaðýndan olduðunu ve dolayýsýyla Baba Ilyas ile Baba Ishak’ýn Abu’l Vefa’ya baðlý bulunduklarýný Osmanlý tarihçileri ve menakýbname yazarlarý da söylemektedirler. Yukarýda deðindiðimiz üzere Abu’l Vefa, Fatými Ismaililerin 995 yýlý listesinde Daylam baþ dai’si olarak geçiyor. Yaþamýnýn son zamanlarýnda ise Irak’ta Baðdad baþ dai’si görevinde bulunmuþ olup, Abu’l Vefa Baðdadi adýyla anýlmaktadýr. Baþtan beri verdiðimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacý Bektaþ’ýn ve Babai ayaklanmasý önderlerinin batýni Ismaililerle iliþkileri bulunduðunu göstermektedir. Unutmayalým ki, halk arasýnda Alamut önderleri “Baba Seyyidina” diye çaðrýlýyordu.
Vilayetname’de Hacý Bektaþ Veli’nin yaþamýna iliþkin anlatýlanlar, yazarýn halkýn arasýndan ve baþka menakýbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doðrultusunda kaleme almýþ olduklarýdýr. Dikkat edilirse Hacý Bektaþ, Vilayetname’sinde batýniliðinden – bir suçmuþ gibi - aklanýp, sünnileþtirilmiþ. Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrý dostudur; ama en büyük kerametlerinden biri olan tek danesini dökmeden darý çeçi üzerinde otururken bile ona namaz kýldýrtýlmýþtýr. Ayrýca Vilayetname’ye sokulan bazý keramet ögeleri, çok daha önce yaþamýþ veliler tarafýndan gösterilenlerin yinelenmesidir.
Örgütlü batýniliðin son temsilcileri Nizari Ismaililerin (1090-1256), Sünni yönetimler tarafýndan Islam düþmaný, dinsiz, katil, her türlü kötülüðü yapmaya hazýr þeytan gibi görülmesi nedeniyle menakýbname yazarlarý “dai ve Ismaili” adlarý kullanmaktan çekinmiþlerdir. Oysa Vilayetname’de Hacý Bektaþ’ý ziyarete gelmiþ olduklarýndan sözedilen Horasanlý Kalenderiler, Ismaililerden baþkasý deðildir.
Gerçek böyle iken, Hacý Bektaþ Veli, Nizari Ismaililerle iliþkisi bir yana içinden geldiði Babailerden bile uzaklaþtýrýlmýþ ve hala Babai ayaklanmasýna katýldý-katýlmadý tartýþmasý yapýlýyor. Onu Sünni göstermek için Nakþibendiler Hacý Bektaþ'a “amcazade” diyor ve onun batýliðini-Aleviliðini “iftira” kabul ediyorlar.
Sonuç
Hacý Bektaþ Veli’nin Makalat’ý karþýlaþtýrmalý incelendiðinde, Ismaili kitaplarýndaki Tanrý inancý, din ve felsefe anlayýþý, yola giriþ kurallarý aynen bulunabilir. Bazýlarýnýn ise üstü örtülmüþ, farklý adlarla verilmiþ, takiyyeye gerek duyulmuþtur.
Hacý Bektaþ’ýn Selçuklu Prenslerinin çatýþmalarýnda Izzeddin Keykavus’a destek vermesi ve Bizans’a yakýnlýk duymasý, Anadolu’da merkezi birliðin kurulmasý amacý kadar, antik Ege Uygarlýklarýnýn son mirasçýsý olan ileri Bizans uygarlýðýndan yararlanma ve Islam-Hristiyanlýk ayýrýmý yapmadan insanlýðý birleþtirme hedefi taþýr.
Hacý Bektaþ Veli, 1256’da Alamut’un Moðollar tarafýndan yerle bir edilmesi sonucu Ismaililerle iliþkisini kesmiþ, ama batýni inancýn doruðunda; zamanýn kurtarýcý imamý olarak ortaya çýkýp, Alamut Imamlarýnýn temsil ettiði (Haft bab-ý Baba Seyyidina’ya göre Alamut Imamý Ali’yi temsil ediyor, bütün Ismaili inançlýlarýn her biri de Salman’nýn makamýnda bulunuyordu, yani birer Salman idiler.) Ali’nin donuna bürünmüþtür. Bunu pekçok Alevi-Bektaþi ozaný iþlemiþtir. Biz Sadece Hasan Dede’den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:
“Yerlerin göklerin binasýn düzen
Ak üstünde kara yazýlar yazan
Engür þerbetini Kýrklara ezen
Hünkar Hacý Bektaþ Ali kendidir”
Son cümle olarak;Hacý Bektaþ’ýn Yeniçerilerin Piri yapýlmasý ya da gösterilmesi, Osmanlýnýn tarihsel bir siyaset kurnazlýðýdýr.
* * *
(1) Devletþah’a göre Þems, Celaleddin Nev-Müsülman’ýn (Ö.1221) oðludur ve gizlice Tebriz’de okumuþtur. Krþ. al-Shushtari,Majalis al-Muminin, Vol.2, s.110 ve A. Semenov, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh Ismailitov; Orta Asya ve diðer bazý bölgelerin Nizarileri tarafýndan, kendileriyle ortak inançta olduðu düþünülen, Mevlana Celaleddin üzerinde Þuðnan Nizarilerin fikirlerinin analizi yapýlýyor. F.Daftary, The Ismaili’is, s. 414, 695. I.K.)
Dr.Ýsmail KAYGUSUZ
ALINTIDIR
Geschrieben am 21.04.2007 19:06 Uhr
? Auf dieses Thema antworten
? Du bist zurzeit nicht angemeldet. Bitte logge dich ein, um Antworten auf Forenthemen zu verfassen.